Günlük hayatın dertlerine ne denli önem verdiğimize bakınca sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamanın gariplikleri de ortaya çıkıyor. Her sabah bir sonraki günün ajandasına bakıyorum, gün içinde tekrar tekrar dönüp yeni randevularımı, toplantılarımı giriyorum. Öncelik listelerimi hazırlıyorum.
İyi de bu sürekliliği garantileyen nedir?
Önünde sonunda toprağa karışıp böceklere gıda, doğaya gübre olacak bir organizmayız. Üstelik dünya bugüne kadar gelmeyi başardıysa 'mezarlıklar yeri doldurulamaz insanlarla dolu' sözü de gerçekten doğru demektir.
Ölümlü; hatta yaşasa bile hastalık, bunalım, stres, neşe, sevinç gibi sonu gelmez 'kusurlarıyla' meşhur biz insanlar böylesine güvenilmez olduğumuz için 'teknoloji' adlı yeni dinimizdeki peygamberlerimizi de insanlar yerine makinelerden seçiyoruz. Teknoloji yaratıcıları en fazla evliya olabilir. Benim gibi ahkâm kesenlerse olsa olsa ruhban sınıfı...
Ama malımızı, paramızı, kariyerimizi ve yakın zamanlarda bir hastaneye gittiyseniz göreceğiniz gibi canımızı emanet ettiğimiz bilgisayarlar da o kadar sağlam çarık değil aslında. Yine de arada sırada bozuluyor ya da kimi zaman içindeki bütün bilgilerle birlikte nalları dikiyorlar diye taş tabletlere dönmüyoruz. Gövdesine inen baltaya 'sapın bendendir' diyen ağaç gibi teknolojik dertlerin dermanı da yine teknolojinin kendisinden geliyor çünkü.
Şifa tariflerinden önce nasıl bir dünyadan söz ettiğimize bakalım. IDC'nin sektör raporuna göre sadece 2006 yılında bilgisayarlar ve sunucular arasında 161 exabit veriyi kopyalamışız. Exabit kavramının milyar gigabit olduğunu hatırlatmak isterim. 2010 senesinde; yani yaklaşık 1 sene sonra dijital dünya yüzde 57 daha da büyümüş olacak.
Bilişim teknolojilerine oksijen tüpü gibi bağlanan şirketler bu Katolik nikâhının bedelini fazlasıyla ödüyor. Kurumlar içinde MSN, Gtalk ve benzeri hızlı mesajlaşma yazılımlarını kullananların sayısının 250 milyona ulaşacak olması bile yeteri kadar düşündürücü. Resmi dijital evraklar, yazışmalar, epostalar bir yana, sadece bu mesajlaşmaların güvenlik ya da benzeri nedenlerle arşivlenmesi, yedeklenmesi bile başlı başına bir mesele.
Lafı geçmişken şirketlerde iletişimi kolaylaştırdığı iddia edilen e-posta adlı 'derdi' biraz daha kurcalayalım. Daha hızlı iletişim kuralım derken sabahtan akşama kadar sadece e-posta okuyup kendi işiyle ilgili hiçbir şey yapamayan çalışanlar sıradan hale geleli yıllar oldu. Bence herkese günlük yazabileceği e-posta sayısına sınırlama getirilmeli. Denerseniz en azından kendiniz için ne kadar fark yarattığını göreceksiniz.
IDC'nin rakamlarına dönelim. Geçen sene 1 milyar 600 milyon e-posta adresi aktif olarak hizmet veriyordu, 2010'da 2 milyara ulaşacak. Yoğun olarak e-posta kullanan firmalardaki çalışanlar haftada 14,5 saati bu mektupları okumaya harcıyor. On dört buçuk saat! Yani resmi çalışma süresinin neredeyse üçte biri... Bilgisayarda yazdıkları için 13,3 saat, bilgi arama için 9,6 saat, analiz için de 9,5 saat harcadıklarını düşününce iş hayatından insanı çıkarıp yerine maharetli bilgisayarları yerleştirmenin neden kaçınılmaz bir son olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Hatta bir dirhem akla sahip bir patronsanız ve çalışanlarınızın eline bir Blackberry telefon verirseniz 24 saatlik köleniz haline getirirsiniz. Hatta çalışanlarınız garip bir şekilde kendilerine değer verdiğiniz sanıp safça sevinir...
Raporlara göre 2007 senesinde ilk kez dünyada yarattığımız veri depolama kapasitemizden fazla oldu. Kurumlar bir yana cep telefonlarımız, internet sitelerimiz ve yetenekli bilgisayarlarımız sayesinde biz sıradanlar bile fazlasıyla içerik yaratır haldeyiz.
Bilginin her şey; hatta her şeyden bile biraz fazla anlam ve öneme sahip olduğu dünyamızda verilerimizi saklamamız, yetkili olan kişilerle paylaşıp yetkisiz gözlerden uzaklaştırmamız, güvenli olarak arşivlememiz ve veri depoları arasında transfer edebilmemiz için çözümler sunuyor.
Bir süre önce moderatörlüğünü yaptığım forumun ev sahibi EMC de bu ihtiyaçlardan faydalanarak yıldırım hızıyla yükselen çözüm firmalarından biri. EMC çözümlerinden sadece kurumlar değil o kurumların müşterileri olarak aslında bizler de dolaylı olarak faydalanıyoruz. Boşuna da değil çünkü bilgi çağı sakinleri olarak bizler aslında veri güvenliği ve depolaması hakkında ne bir bilgiye ne de güvenceye sahibiz.
Mesela bilgisayarınız çalınırsa ya da sabit diski bozulur ve tamir edilemez hale gelirse yedeğiniz var mı? Ne kadar güncel?
E-posta kutunuz silinirse ne olacak? Disketlere yazıp çekmeceye doldurduğunuz o bilgiler hâlâ okunabilir durumda mı? DVD ve CD'lerin ömrünün kalitesine göre 60-100 yıl olduğunu biliyor muyuz? Her şey yolunda gitti diyelim; 10 sene sonra yedeklediğiniz dosyaları 'okuyabilecek' misiniz? 20 sene sonra MP3 formatı kalacak mı? 20 sene önce yoktu da oradan aklıma geldi...
Currently 5.00/5
Değelendirmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir
"Resimler torunlara kalacak mı?" dersi için 4 yorum var
iyi hoşda bu farkındalığının sadece burada kalacağının farkındamısın evet doğrusun ama üzgünüm biz çoktan bağlandık ve yine üzgünüm ki istemeden de olsa köleyiz yarın ne getirir kimse bilemez ama yinede ben doğa derim...
UYARI: SANALKURS'ta yer alan materyaller ile ilgili her türlü sorumluluk hazırlayan veya gönderene aittir. SANALKURS'ta yer alan hiçbir makale, yazarından izinsiz başka bir yerde yayınlanamaz. SANALKURS kullanıcıları ve üyeleri, üçüncü kişilerin telif hakkı sahibi bulunduğu her türlü fikri eser, fotoğraf, resim vb. materyal ve ürünleri kullanamazlar. SANALKURS kullanıcı ve yazarlarının, üçüncü kişilerin telif hakkı sahibi olduğu yazı, resim vb. ürünleri kullanması durumunda, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk kendilerine aittir. Söz konusu haksız kullanım nedeniyle SANALKURS .NET'in hiçbir hukuki sorumluluğu bulunmamakta olup, haksız kullanım nedeniyle SANALKURS.NET'in üçüncü kişilere ödemek zorunda kalabileceği her türlü tazminat ve/veya adli/idari para cezaları ilgili Sanalkurs kullanıcılarından rücu edilecektir.